![]() |
ISSN: 1307-3419 ==================== International Journal of RUSSIAN STUDIES ==================== ISSUE NO.3 (2009/1) |
DİĞER KÜLTÜRÜN” ÇEVİRİLERDE AKTARIM
PROBLEMLERİ
ORHAN
PAMUK’UN KAR ROMANININ RUSÇA’YA
ÇEVİRİSİ ÜZERİNE…
Sevinç ÜÇGÜL*
Summary
The article focuses on the main struggles of cultural
taranslation, in particular the Russian translation of "SNOW" written
by the Nobel prize winning Turkish author Orhan Pamuk. The challenges that
emerge both during the translation and the process of reading of cultural
details and sayings are briefly discussed. The author describes some of the
national features of Turkish life, religion and traditions which could have
negative influence on the reader's comprehension of the translated form of
novel. The examples given by the author show the necessity of explanitory notes
in order to improve Russian readers' understanding of cultural expressions and
issues in order to appreciate the beauty of the novel and for a better
understanding of the present-day reality of Turkish life.
Key Words: translation, Orhan Pamuk, cultural
translation
Nobel edebiyat ödüllü Türk yazarı
Orhan Pamuk, Rus okuruyla, bu ödülü almadan yıllar önce Türk dili ve
edebiyatına beslediği yoğun ilgiyle tanınan Vera Feofanova’nın çevirdiği Kara Kitap (1990) adlı romanıyla
buluşmuştur. Çevirmenin daha önceleri Türk edebiyatının mizah ustası Aziz Nesin’den
bazı çeviriler yaptığı, Türk dili, edebiyatı ve kültürü ile yakından
ilgilendiği hatta eserlerini çevirdiği yazarların bazılarıyla şahsen tanıştığı da
bilinmektedir. Orhan Pamuk da eserinin kahramanına: “Alaaddin, bu
Vera, seni Rusya'da meşhur edecek!”[i] derken bir anlamda Feofanova’nın bu yakınlığını tüm
okurlarıyla paylaşmış olur.
Rusya’da Orhan Pamuk’a giderek artan ilgiye eserlerinin arka arkaya yapılan
çevrileri tanıklık etmektedir. Fakat Pamuk’un popülerliğinin çok farklı
kesimlerdeki Rus okurları arasında oluşturulmasına ve artırılmasına onun
başarılı eserler yazması kadar usta çevirmenlerin katkısının da göz ardı
edilmemesi gerekir. Çünkü Orhan Pamuk’un her kitabının yayımlanmasından sonra Rus
basın yayınında yaygın bir şekilde yazılar yazılmaya ve eleştiriler yapılmaya
başlanmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de de akademik çalışmalarda Orhan Pamuk’un
Rusçaya çevrilen ayrı ayrı romanların çeviri problemlerinin incelenmesi ve
eleştirilmesi takip edilmektedir.[ii]
2002 Ocak ayında yapılan ilk baskısından sonra 17 kez basılan Kar’ın 153 bin adede ulaşması bu ilginin
Türkiye’deki en iyi göstergesidir. Kar
romanı Rusça’ya 2006 yılında Apollinariya Avrutina tarafından çevrilmiştir.
Roman, bu ilginin bir devamı olarak 2007 yılı mart ayında Amfora Media tarafından
CD MP3 formatında audio-kitap şekline getirilmiştir. 20 saat 03 dakikalık CD,
Aleksandr Vontov tarafından besteci İgor Istrov’un refakatiyle seslendirilmiştir.
Fevkalade güzel bir şekilde yapılan bu çeviri, Rus okurları arasında Nobel Edebiyat
Ödülü Komitesinin doğru bir seçimle usta bir yazarı tercih ettiği konusunda
genel bir kanaat oluşturmuştur. Eserin Rusça çevirisinde çevirmenin, romanda
tasvir edilen Kars şehrinin ve oranın taşralı vatandaşlarının saf ve sıradan
havalarının, Türk halkının kendine özgü hallerinin, Türkçe’nin zengin anlam ve
üslup özelliklerinin aktarılması gibi bazı konularda kelime ve anlamların tam
karşılıklarını bulmada zorlandığı görülse de okuyucu arasında gördüğü ilgi,
bunun üstesinden gelindiğini göstermektedir. Çalışmamızda Avrutina’nın yaptığı
çevirinin eleştirisi kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü Orhan Pamuk gibi bir
yazarın eserinin çevirisine soyunan bir çevirmenin kültür birikimi ve Türkçe’ye
hâkimiyeti zaten tartışılamaz. Burada çeviride, alternatifler arasından söz
konusu metindeki seçimlerin nedenleri ile bu seçimler aracılığıyla Türk yaşam
tarzının ayrıntılarını Rus okuruna nasıl ve ne kadar aktarabileceğini tartışacağız.
Hem Türkçe’ye hem de Rusça’ya aşina olan bizler için anlaşılır ve çözülür
şekilde olan pek çok konunun, Rus okuru için Orhan Pamuk’un tam olarak anlattığı,
aktardığı haliyle anlaşılır olması da belki beklenemez. Burada asıl sorun
çevirmenin nasıl çevirdiği değil, konunun ana dilde yazılan şekline yakın ve
aynı zamanda yabancı okurlar için anlaşılır şekilde aktarılmasıdır. Kısaca
yinelemek gerekirse sorun, yıllardır üzerinde tartışılan, çevirilerde “kültürel
ve yerel dilin, dinî öğelerin” aktarılmasında yaşanan problemlerdir. Burada
yine tekrar ediyorum, sorun asla çevirmenin tartışılması değil, çevirinin artık
gelenekselleşmiş olan ve üzerinde yıllardır konuşulan problemlerini bir kez
daha göz önüne getirmektir.
Edebî bir metnin bir dilden diğerine çevrilmesi konusunda zaman ve mekânın
aktarılması ile yazarın millî ruhu yansıtması durumu gibi kendine özgü
geleneksel problemleri her zaman gündemdedir. Bir çeviride içerikten taviz
vermeme, düşüncenin edebî aktarımı, dilin orijinal ve geleneksel yapısı ne
kadar iletilebilir gibi sorular tartışılırken bir husus da göz ardı edilmemelidir:
Bir çeviri ‘diğer’inin her şeyini aktarmaktır. Bu yüzden çeviride her zaman
kültürler arası düzeyde birbirine akan ve meta üslup ve yöntem kullanımıyla
gerçekleştirilen taze, güncel ve diri bir bağ vardır. Çeviride farklı
içeriklerde kullanılan fakat millî özelliği aksettiren hususlar titizlikle dikkate
alınmalıdır. Özellikle gelişmiş dillerin birinden diğerine yapılan çevirilerde
orijinale yakın anlamı bulmak çok büyük bir sıkıntı yaratmamaktadır. Buna
rağmen toplumun farklı konumlardaki fertlerini bir araya getirebilen, onların birliğini
ve ulus olmalarını sağlayan, ruhunu yansıtan ve kendine has olan özelliklerini,
gelenek ve göreneklerini aktarma konusu çok önemlidir. Çeviri metinlerde,
metnin ve dilin kendine özgülük durumunun aktarılması sorun haline geliyorsa bu
durumda çevirmenin karşı dile ve onun yarattığı kültüre hâkimiyetine dönüp ona
sorular yöneltmek gerekmektedir.
Çevirinin temel problemi her zaman güncelliğini
korumaktadır: Neyi çevirmeli? Düşünceyi mi yoksa söyleneni mi? Bu soruya
seçeneklerden birinden yana olarak kolayca cevap veremeyiz. Burada önemli olan
bu cevabın ikisinin ortasında olan ‘altın halka’yı bulmaktır. İşte bu ‘ortayı
bulma’, çevirmenin maharetini ve karşı kültür hakkındaki birikimini göstermektedir.
Yapılan her edebî çeviride metnin tamamı için geçerli
olmasa bile herhangi bir ya da birkaç yerinde çevirmenin muhakkak bir takım ikilemler
karşısında kaldığı durumlar vardır: “Metni
olduğu gibi mi çevireyim?..” Bu tercih edilirse yazarın dilini, anlatımının
ruhunu bozmadan aktarmak mümkündür. Ama çevrilen dilde orijinalliğin tadı ne
kadardır? Çeviride izlenecek diğer bir yol ise, zorda kalındığında orijinal
anlatımdan taviz vererek yazarın dilini değil, aktarma yapılan dilin ruhunu
metne taşımak, “kelimenin asıl anlamından
bilerek uzaklaşarak aslında ona daha yakın olma çabasına”
[iii] girmektir.
Bir eseri yazıldığı dilde/ana dilinde
okuyabilen okurun aynı eseri kendi dilinde okuması durumunda eşdeğer bir tadı
alıp almadığı her zaman tartışılabilir konulardandır. Yazarın anlattıklarının
ana dilli okura kolayca akışını metnin dokusunun arka planında yer alan
sahnenin tanıdık olması, metinde anlatılanların okurun da parçası olduğu ve
süren bir yaşam tarzının parçası olması ve kültürel birikimle beslenerek tamamlanması
gibi hususlar sağlamaktadır. Anadilli eserde yazarın ima ettiği veya değindiği
detayların açıklanmasına, anlaşılırlığı sağlayacak açıklamalara gidilmesine
gerek kalmaz. Dil, tarih, halkın gelenek ve görenekleri gibi çoğu konu, ana
dilli yazarla ana dilli okurun birleştiği ortak noktalardır. Bu sıralanan
hususların yabancı okur için çoğu zaman tanıdık olmaması, edebî eserin tarihî, millî,
dinî ve siyasî konularda kendine özgü olması ve tarihî derinliklere inen kökleri,
örneğin metinde dilin muhafazakâr katmanında yer alan deyim, atasözü ve vecize
niteliğindeki kullanımların bulunması yabancı bir okur için anlaşılır olmadığı
gibi özel açıklamayı ve bazen benzetmeyle birlikte bir açıklamayı gerektirmektedir.
Orhan Pamuk’un Kar
romanında bu türden açıklamaları isteyen pek çok kullanım vardır. Bu kanaati romanın
Rusça ve Türkçe metinlerini okuyup karşılaştırdığımız ve romana hem Türk hem de
Rus okuru penceresinden bakabildiğimiz için söyleyebiliyoruz.
Kar’ın çevirisinde bir Rus okurunun eseri
okurken veya okuduktan sonra zihninde canlandıramayacağı hususlar üzerinde
tartışmaya çok basit bir örnekle başlayabiliriz. Romanda “…çayhaneye gidip gitmemek konusunda takıntılı işsizler” (s.18),
çevirisinde ise «…безработные,
решавшие,
идти в чайную
или нет…» (c.22) denmektedir. Rus okuru çayhane kelimesinin tam anlamıyla bir
mekân olarak ne anlama geldiğini bilemeyeceğinden, buranın sadece çay içilip
çıkılan bir yer olduğunu düşünebilecektir. Oysa çayhanenin çoğunlukla
işsizlerin gittiği, vakitlerini okey, tavla ya da kâğıt oynayarak, birbirleriyle
sohbet ederek geçirdikleri, dahası buralarının kadınların giremediği bir yer
olduğunu bilmesi çevirmenin ileteceği bir dip not olmadan mümkün değildir. Rus
okuru doğal olarak çayhanenin, çay içmenin ötesinde bir yer olduğunu, sadece
erkeklerin gittikleri, boş vakitlerini geçirdikleri, çay içmenin yanı sıra çeşitli
oyunlar oynadıkları bir yer olduğunu satırların arasından göremez.
Konu
ile ilgili örnekler için diğer bir paragrafa baktığımızda; “Çok doğru
söylediniz hocam, elinizi öpeyim.” (s. 45), “Вы очень
правильно
сказали,
учитель, хочу
поцеловать
вашу руку” (c. 55)
cümlesiyle karşılaşılmaktadır. Türk ailelerinde el öpme veya öptürme geleneğini
Rus okurlar ne kadar anlayabilirler? Türk kültüründe büyüklerin elinin öpülüp
alına değdirilmesi işi, acaba Rus okurları için kendi kültüründe yetişmiş bir
hanımefendinin elini öpmekle eş değer anlamda mıdır?
Diğer bir örnek de“Gözümüz aydın, beyefendi! Memlekete, millete hayırlı olsun!” (s.
173) gibi Türkçe’ye özgü tipik bir ifadenin Rusça’ya “Поздравляю
всех вас! Да
здраствует
страна и
государство!”
(c. 216) şeklinde çevrilmesi, çeviride başka bir alternatif düşünüle bilinir miydi,
sorusunu ortaya çıkarır.
Türk edebiyatında dönem ayırımı olmaksızın her
edebî eserde dinî simgelere, yaşamın vazgeçilmez bir parçası gibi yerine
getirilen ibadet ve inancın bir yansıması olan davranış biçimlerine rastlanmaktadır.
Türkiye’de tarih boyunca yönetim şekli ne olursa olsun din ve inanç, millî ve
ailevi bütünlüğün bir parçası gibi her zaman var olmuş, korunmuş ve kuşaktan
kuşağa aktarılarak yaşatılmıştır. Son yıllarda Türkiye’nin gündemini uzun
tartışmalarla meşgul eden, aslında derin dinî ve geleneksel kökenleri olan ve
kadının hem ailedeki hem de toplumdaki konumuna bağlı izler taşıyan başörtüsü
polemiği Türk aile yapısına, örf-âdetlerine aşina olmayan birisini şaşkınlığa
düşürebilir. Orhan Pamuk Kar’da Türkiye’nin
doğusundan, Kars şehrinin sakinlerden bahsederken ve bu bölgenin muhafazakâr
bakışını tasvir ederken defalarca bu dinî simgeye yönelir. Romanda intihar eden
başörtülü kızdan bahsederken şöyle der: “Başörtüsü
takmayı annesinden, ailesinden görmüştü belki kız, ama bunu siyasal İslam’ın
bir simgesi olarak benimsemeyi okuldaki yasakçı yöneticilerle direnişçi
arkadaşlarından öğrenmişti” (s.22). Bu
cümle çeviride “Возможно,
надевать
платок она
научилась у
матери, в
семье, но
считать это
политическим
символом
ислама она
научилась у
своих упрямых
подруг и у
институтского
начальства,
запрещавшего
платок” (с. 27) şeklindedir. Romanın
ilerleyen sayfalarında bu kızın çevresinde meydana gelen ve intihara kadar giden
olaylara bir göz atılırsa enstitüye başörtülü girmemesi konusunda polisin
uyarısına, anne babasının baskısına rağmen başörtüsünü açmama konusundaki
direnişine, okuldan atılması ile ilgili tehditlere rastlanmaktadır. Burada çok
doğal olarak çevirmenin metnin tercümesinin ötesinde kalan ve metnin arka
planını oluşturan toplumsal birikimleri aktarması ne kadar mümkün olabilir? Aktarma
sırasında bunu fark eden çevirmen, kimi zaman bir takım kısa açıklamalara
yönelmişse de kimi zaman sadece metni çevirmekle yetinmek durumunda kalmıştır.
Romanda, Türkiye’de başörtüsü konusunda daha
muhafazakâr kesimlerin kullandığı ve siyasî bir simge olarak bahsedilen
‘çarşaf’ın yer alması da dikkatleri çekmektedir. Kar romanında birkaç kez ‘kara çarşaf’ kelimesine rastlanılmaktadır:
“Bu eserde kara çarşaf içerisindeki bir
genç kızımızın uyanışı ve sonunda başını açıp sahnede çarşafını yakması
anlatılıyordu” (s. 26). Bu cümle çeviride «В этом
произведении
рассказывалось
о пробуждении
нашей
молодой
девушки,
носившей
чёрный
чаршаф, и о
том, как она в
конце
снимает его с
головы и
сжигает», --
сказал он» (с. 32) şeklindedir. Çeviri metne dikkat
edildiğinde çevirmenin çok isabetli bir kararla ‘çarşaf’ kelimesini olduğu gibi
bıraktığı ve bu kavramı Rus okurunun egzotik bir yaklaşımla algılaması
gerektiğini düşündüğü fark edilir. Ancak çevirmen bir dipnotla çarşafın nasıl
bir giysi olduğunu da açıklamaktan geri durmamıştır. Orhan Pamuk’un romanın
ilerleyen sayfalarında kullandığı ve Türk kadınlarının dinî inançlarının
seviyesine hatta türüne göre taktıkları başörtüsü çeşitlerinin arka arkaya
sıralanmasının Rus okurlarına ne derecede aktarılabileceği tartışılabilir bir
kullanımdır: “Şimdiyse çarşaflılar,
başörtülüler, türbanlılar dolduruyor Kars sokaklarını, diye eklemişti Muzaffer
Bey”. (s. 26) Bu cümle çeviride şöyle aktarılmıştır: “А сейчас
девушки в
чаршафах,
косынках, в
повязках
заполнили
улицы Карса”, “…добавил
Музаффер-бей.”
(с. 32) Bir Türk okuru için
başörtüsü çeşitlerinin arka planı çok açık olsa da bir Rus okuru için bu konu
bir araştırma yapmayı gerektirebilir.
Romanda her Müslüman gibi Türklerin de
abdest alıp namaz kılması gibi ibadet ya da ibadete hazırlık biçimlerinden de
söz edilmektedir. Şöyle ki: “Teslime adlı
kız... abdestini alıp, namazını kılıp...” (s. 22). Çeviri metinde bu cümle “… девушка по
имени
Теслиме…
совершила
омовение и
намаз…» (с. 27) şeklinde aktarılır.
Olup bitenler metnin çevirisinde birebir aktarılsa bile, sıradan Rus bir
okurunun, bir ibadet biçimi olarak Müslümanların günde beş vakit namaz kılması,
namazın kılınış ve abdestin alınış şekil ve yeri gibi bütünüyle dine ait özel
bilgi gerektiren durumları tam olarak anlayabilmesi zor mümkün olmayabilir.
Rus okurları Kar’da yer alan herhangi bir paragrafta Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ismi, kendisi için tanıdık olduğundan özel
bir açıklama istemezse de örneğin Selçuklular dönemi hakkında zayıf bir tahminde
bile bulunamayabilir. Metnin tamamını anlamak içinse derin bir tarihî bilgiye
ihtiyaç duyabilir. Ancak bu konu hakkında geniş bir bilgiyi aktarmak çevirmenin
görevi değildir. “Atatürk Caddesinden yürüyüp…
Selçuklular zamanından kalma kalenin ve tarihî yıkıntılardan ayrılamayacak gecekonduların
üzerine sanki sınırsız bir zamana yayılarak yağan karı kendinden başka hiç
kimse fark etmiyormuş gibi hissedince gözleri doldu.” (s. 24) “Он
прошёл по
проспекту
Ататюрка…;
был растроган,…что
никто, кроме
него, не
замечает снега,
падающего …
на лачуги… и
на крепости,
оставшиеся
со времён
Сельджуков…” (с.
29).
Türkiye’nin siyasî durumunun da konu edindiği Kar’da PKK kelimesi de birkaç yerde
dikkati çekmektedir: “Yıllar sonra
ülkesine geri dönen bir siyasal sürgün olduğu ve – hiç konuşulmasa da – PKK’lı
gerillaların varlığı bir şekilde hissedildiği için Ka karşı çıkmadı.”
(s.16) “Ка
(имя героя – С.У.)
не стал
возражать,
поскольку
был
политическим
ссыльным… а
ещё потому, что
… вокруг
ощущалось
присутствие
партизан из
РПК.” (с.19). Resmi kaynaklarda PKK’dan ve
yanlılarından ‘terörist’, ‘ayrılma taraflısı’ ve ‘aşırı’; ‘террорист,
сепаратист,
экстремист’ diye
bahsedilirken Orhan Pamuk’un romanında onlardan bahsederken seçtiği kelimeler
dikkati çekmektedir. Burada Rus basınının Çeçenler için olumlu bir anlam
taşıyan ‘partizan’ kelimesini değil de menfi anlamı öne çıkan ‘bölücü’
kelimesini kullanıldığına bakılırsa, çevirmenin ‘gerilla’yı
‘партизан’ diye aktarması bir
tercihi göstermektedir. Ancak çevirmen burada ‘gerilla’ yerine olumlu bir anlam
taşıyan ‘partizan’ kelimesini tercih etmiş olsa da romanın bir başka yerinde
Lacivert için ‘terörist’ kelimesini kullanmaktadır. “Namlı İslamcı terörist Lacivert şehrimizde diyorlar.” (s. 32) “Говорят,
что в нашем
городе
находится
известный
исламский
террорист
Ладживерт…” (с. 40). Ama bu kelime romanın
orijinalinde de ‘terörist’ şeklindedir. Burada çevirmenin çeviri sırasındaki kelime seçimleri tartışıla dursun
önemli olan yazarın ve okurun söz konusu kelimelere bakışıdır.
Romanın Rusça’ya çevirisinde az da olsa bazı
kelimelerin göz ardı edildiği de izlenmektedir. Fakat çeviride karşılığı
olmayan ifadeler grubunda yer alan bu kelimelerin çevrilmesi mümkün olmadığı
gibi, onun yerine kullanılacak kelime, aktarılmak istenen anlamı dolduramayabilir.
Mesela, ‘ulan’, ‘herif’, ‘hâşâ’ vs.
Diğer bir tespit ettiğimiz husus da çevirinin imkânları
zorlanarak anlamın gerektiği şekliyle aktarılamamasıdır. Bu durumda doğal
olarak bir üslup ve anlam kaybı ortaya çıkmaktadır. Örneğin, ‘estağfurullah’
kelimesinin ‘Ну
что вы!’, ‘yuhalamanın’ ‘крики’,
‘ibne’nin
‘гомосексуалист’,
‘ibadet etme’nin ‘молиться’
ile karşılanmasında bu zorluk gözlemlenebilmektedir.
Sonuç olarak Türk romanını Rus okurları ile
buluşturan çevirmen, bahsi geçen tüm zorluklara rağmen olabildiğince Türk yaşam
tarzındaki manevi ve psikolojik ruh halini karşı dile ve kültüre aktarmayı
başarmış denilebilir. Burada yazarın kayıtsız şartsız edebî dehası kadar çevirmenin
üstün başarısının hakkı verilmelidir.
Bibliyografya
Pamuk, Orhan, Kar, İletişim Yay., İstanbul, 2002.
Pamuk, Orhan, Kara Kitap, İletişim Yay., İstanbul, (10. Yıl Özel Baskısı), 2000.
Влахов C., Флорин C., Непереводимое в переводе, Москва, 1980.
Диалог
культур –
русский язык
в культурном
пространстве,
Akademia Pomorska W Slupsku, Wschod-Zachod, Tom 1, 2007
Памук, Орхан, Снег, Амфора, 2006.
* Doç. Dr., Erciyes
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü / KAYSERİ.
[i] О. Pamuk, Kara Kitap 10. Yıl Özel Baskısı, İstanbul, 2000, s. 19.
[ii] Bkz. : Эрдем
Эринч «СТАМБУЛ»
Орхана
Памука и
некоторые
проблемы
перевода его
на русский
язык, Диалог
культур –
русский язык
в культурном
пространстве, Akademia Pomorska W Slupsku,
Wschod-Zachod, 2007, Том
1, стр. 364,.
[iii] Влахов C., Флорин C., Непереводимое в переводе, Москва, 1980, s.5
© 2009, International Journal of RUSSIAN STUDIES